Hamilelik neden anne ile bebek arasındaki biyolojik bir savaştır?

Paylaş:

Hangi görüntü bebeğine bakan bir anneden daha duygusal olabilir? Aşk, yakınlık ve sonsuz verme isteğini ortaya koyacak daha güzel bir eylem var mı?

Annelerin bu özverilerinin temelinin aşırı uçlarını görmek için tek yapmamız gereken Avustralya’da yetişen bir örümcek türü olan Diaea ergandros’a bakmak yeterli. Bu türde anne, tüm yaz boyunca güzelce beslenir ve böylece kış geldiği zaman yavruları onun bacak eklemlerinden kan emebilirler. Onlar içtikçe anne zayıflar ve zamanla bebekler annenin etrafını sararlar, ona zehir enjekte ederler ve sonrasında onu herhangi bir diğer av gibi tüketirler.

Böylesi bir gaddarlığın memeli hayvanlar arasında görülmediğini düşünebilirsiniz fakat esasında öyle değil. Bizim bebeklerimiz Diaea ergandros’tan daha az gaddar değiller ancak annelerimiz daha az yüce gönüllü. Memelilerde anne çocuklarının onun vermeyi istediğinden fazlasını almalarına engel olmak için çok çalışır. Çocuklar manipülasyonla, şantajla ve şiddetle tepki gösterirler. Onların bu saldırganlığı hiç bir zaman rahimde olduğu kadar açık değildir.

Bu gerçek, annelik hakkındaki süregelen kültürel fikirlerle biraz rahatsız edici şekilde çelişiyor. Günümüzde bile doktorların rahim dokusundan embriyonun beslenmesi için optimum ortamı olarak bahsettiklerini duymak yaygın. Ancak fizyoloji bilimi bu romantik görüşe uzun süredir bir şüphe düşürüyor.

Embriyo, rahmi işgal ediyor!

İnsan endometriyumunun hücreleri sıkı şekilde hizalanmışlardır ve rahim içerisinde bir kale benzeri duvar oluştururlar. Bu bariyerde ölümcül bağışıklık sistemi hücreleri bulunurlar. 1903 senesinde bile araştırmacılar, embriyoların rahim dokusuna yerleşmek için onu işgal ettiklerini ve tükettiklerini gözlemlemişler. 1914 yılında R.W. Johnstone, yerleşme bölgesini şöyle tanımlamış: “işgalci trofoderm ile annenin hücreleri arasındaki çatışmanın olduğu savaş cephesi”. Bu mücadelenin her iki taraftan da ölülerin olduğu bir savaş alanına benzetiyor.

Bilim adamları farelerde rahim dışında gebelik elde etmeye çalıştıklarında, embriyoların onları besleyecek şekilde evrimleşmiş bir yüzey bulamadıklarında öleceklerini düşünmüşler. Ancak beyin, testis veya fare gözü gibi yerlere konulan embriyoların gelişimi hızlanmış. Çevre dokularda plasenta hücreleri artış göstermişler, besinler için susuzluklarını gidermek üzere damar avına çıkmışlar ve yollarına çıkan her şeyi yok etmişler. Embriyonik gelişimde aktif olan genlerin büyük kısmının kanserdeki gelişimde de aktif olmaları bir tesadüf değil. Hamilelik bir bakım sürecinden ziyade bir savaş gibi.

Rekabet, savaş ve yarış insanın doğasında var!

Peki bir savaşsa, onu kim başlattı? Bunun en temel sorumlusu ise şöyle: siz ve en yakın akrabalarınız genetik olarak aynı değilsiniz. Doğada bunun anlamı bir rekabet içerisinde olmaktır. Aynı çevrede yaşadığınız için, en yakın akrabalarınız aslında en yakın rakiplerinizdir.

1970’lerde Robert Trivers pek çok araştırmasında bu gerçekliğin kötü etkilerinden ilk defa bahseden kişi oldu. Sonraki on yılda, part time öğrenci David Haig, Triver’in fikirlerine dair düşüncelere dalmışken, memeli hayvanların annelerinin bakım davranışlarının mükemmel bir istismar fırsatı doğurduğunu fark etti.

Haig’in anladığı üzere, tüm çocuklar için eşitliği sağlamak  annenin genetik eğilimleri arasında. Ancak baba onunla başka bir çocuk yapmayabilir. Bu da annenin diğer çocuklarının sizin direkt olarak rakipleriniz olduğu anlamına gelir ve babanızın genlerinin de sisteme dahil olmaları için bir sebep yaratır. Erkeğin genomu annenizin sizin için daha fazla kaynak bulması için onu manipüle edecek şekilde evrimleşmiştir. Bunun karşılığında annenin genleri size daha az kaynak ayrılması için işlev gösterebilirler. Durum bir savaş haline gelir. Bazı genler sessiz kalırlar ancak bazıları daha aktif hale gelerek onları dengelerler.

Modern tıbbın yardımlarına karşın hamilelik hala dünya çapında her gün 800 kadının ölmesine sebep oluyor.

Bu öngörü, Haig’in genomik belirleyim teorisini bulmasını sağladı. Bu teoride belli genlerin anneden veya babadan gelmesine göre yorumlanmalarında ortaya çıkan farklılıkların nasıl oluştuğunu açıklıyor. Bu teoriyle birlikte ebeveynler arasındaki genetik ilginin çatışmasının çocuklarının genomunda nasıl sonuçlar verdiğini görebiliyoruz.

Her iki ebeveynin de genomları güçlü hormonların üretimi için birbirini tetiklerken, bir genin başarısız olması durumunda hem anne hem de bebek için yıkıcı sonuçlar doğabilir. Normal gelişim sadece her iki ebeveynin genotiplerinin bir diğerine karşı doğru bir dengede olmasıyla devam edebilir. Bir halat çekme oyununda olduğu gibi, bir taraf düşerse, her iki taraf da düşer. Bu nedenle memeliler aseksüel olarak çoğalamazlar ve bu yüzden onları klonlamak çok zor: memeli gelişimi hem anne hem de babanın genomlarının koordinasyonunu gerektirir. Tek bir yanlış adım her şeyi mahvedebilir.

Diaea ergandros, yani fedakar örümcek anne, bu konuda endişe etmek zorunda değil. Hiç bir zaman bir kuluçkadan fazlasına sahip olmayacak ve bu nedenle yavrusunu sınırlandırması için bir sebep yok. Ancak pek çok memeli anne birden fazla çocuk yetiştirir ve bazen de çocukların farklı babaları olur. Bu durum bile tek başına anne ve baba genomlarının birbirine karşı çalıştığını garanti eder. Memeli sınıfındaki bu gizli savaşın trajik sonuçlarını görebilirsiniz. Bu kana susamışlığın akıl almayacak düzeyde yükseldiği bir tür var ve bu da insanlar.

Hamilelik de doğum da anne için çok risklidir!

Çoğu memeli için altta yatan çatışmaya karşın yaşam gebelik sürecinde neredeyse normal devam eder. Avcılardan kaçarlar, av yakalarlar, ev inşa ederler ve topraklarını savunurlar. Doğum bile oldukça güvenlidir: biraz ağrı ve tere sahip olabilirler ancak genelde en kötüsü bu kadardır. Bunun elbette istisnaları var. Sırtlan anneleri uygunsuz şekilli penis benzeri bir yapıdan doğururlar ve %18’i ilk doğumunda ölür. Ancak onlar için bile gebeliğin kendisi nadiren tehlikelidir.

Ancak primatlara bakarsak başka bir hikaye görürüz. Primat embriyoları bazen rahim yerine fallop tüplerine yerleşebilirler. Bu olduğu zaman bulabildikleri en besleyici kaynağa doğru vahşice tünel kazarlar ve sonuç genelde bir kan banyosudur. Büyük maymunlarda risk daha da artar. Bu noktada hamileliğin en sinsi komplikasyonunu görürüz: preeklampsi. Yani yüksek tansiyon ve idrarda protein ile kendini gösteren gizemli rahatsızlık. Preeklampsi dünya çapında annelerin ölümlerinin %12’sinden tek başına sorumlu. Ancak bu problemlerin sadece başlangıcı.

Anne bir despottur, sadece seçtiği şeyi verir!

Türümüzü etkileyen üreme hastalıklarının bir listesine plasenta dekolmanı, hyperemesis gravidarum, gebelik diyabeti, safra kanalı tıkanması ve düşük ile başlayabilir ve oradan devam edebiliriz. Genele bakıldığında, kadınların %15’i gebelikleri süresince hayati tehlike oluşturan komplikasyonlar yaşıyorlar. Tıbbi destek olmadan avcı-toplayıcı kadınların %40’ından fazlası menopoz dönemine asla ulaşamazdı. Modern tıbbın yardımıyla bile hamilelik her gün 800 kadının ölümüne sebep oluyor.

Her şey beyinden mi kaynaklanıyor?

Yani bu noktada biraz gizem var. Rahmi böylesi bir savaş alanına çeviren temel genetik çatışma sayısız türde var. Savaşın çıkması için tek olması gereken farklı babalardan ortaya çıkan çok sayıda evlada sahip olmak. Fakat doğada oldukça yaygın şekilde ortaya çıkan bu üreme düzeni, gördüğümüz kadarıyla diğer memeliler için bu kadar çok problem ortaya çıkartmıyor. Peki biz insanlar nasıl bu kadar şanssız olduk? Bunun bir diğer sıra dışı özelliğimiz olan gelişmiş beynimiz ile bir alakası var mı?

Çoğu memelide annenin kan rezervi fetüsten izole edilmiştir. Besinleri fetüse bir filtre ile iletir ve bunu da anne kontrol eder. Anne bir despottur: sadece seçtiği şeyi tedarik eder ve bu da onu hamilelikte baba manipülasyonuna karşı neredeyse kurşun işlemez hale getirir.

Primatlarda ve farelerde ise hikaye bambaşka. İşgalci plasenta hücreleri endometriyal yüzeyi tüketerek ilerler ve annenin damarlarını deler, içeri dalar ve onları fetüse uyacak şekilde tekrar şekillendirir. Hamilelik haricinde bu damarlar rahim duvarının derinliklerine dalan küçük, spiralli şeylerdir. İşgalci plasenta hücreleri damarları felç ederler ve böylece kasılamazlar. Sonrasında ise büyüme hormonlarını pompalarlar ve daha fazla anne kanı yakalamak için onları genişletirler. Bu fetal hücreler o kadar işgalcidirler ki, onların bir kolonisi genelde annede bir ömür boyu kalır ve karaciğerine, beyin ve diğer organlarına göçerler. Size annelik hakkında nadiren söyledikleri bir şey vardır: annelik kadınları genetik bir karışım haline getirir.

Bu devasa kan desteği, primatların beyinlerinin neden ortalama bir memeliye göre 5-10 kat daha büyük olduğunu açıklayabilir. Metabolik olarak konuşmak gerekirse, beyin çok pahalı bir organdır ve gelişiminin büyük kısmı doğumdan önce gerçekleşir. Fetüs bu tip bir savurganlığı başka nasıl yapabilirdi?

Düşük neden tehlikelidir?

Hamileliğin bu işgalci doğasını bilince, primat rahminin gebeliği elde etme konusunda isteksiz olduğunu görmek sürpriz olmuyor. Plasentanın rahim duvarlarını aşmadığı memelilerde, rahim fetüsü dışarı atabilir veya hamileliğin herhangi bir döneminde istenmeyen fetüsleri tekrar emebilir. Primatlar için böyle bir hareket iç kanama riski doğurur. Çünkü plasenta annenin büyümüş ve felç olmuş damar sisteminden kopar. Bu da en sonunda düşüklerin neden bu kadar tehlikeli olduklarını açıklar. Bu da primatların embriyonun yerleşmesinden önce onu test etmek için her çabayı göstermelerini açıklayabilir. Embriyo, endometriyum adı verilen sıkı paketlenmiş hücreler tarafından çevrelenir ve bu sırada yakın bir hormonal temas gerçekleşir. Bu Haig’in deyimiyle bir iş görüşmesi gibidir. Embriyo annesini tamamen normal, sağlıklı bir birey olduğuna ikna edemezse bunun sonucunda atılır.

Embriyo anneyi sağlıklı olduğuna nasıl ikna eder? Bunu gerçekleştirmek için yaşama isteğini ve gücünü gösterir, tüm kuvveti ile yerleşmeye çalışır. Peki anne embriyoyu nasıl test eder? Embriyonun işini daha da zorlaştırarak. Plasentanın agresif ve işgalci hale gelecek şekilde evrimleştiği gibi, endometriyum da sert ve düşmansı olmaya evrilmiştir. İnsanlar için bunun etkisi, hamileliklerin yarısının çoğunlukla yerleşme aşamasında sona ermesidir ve anne bu dönemde daha hamile olduğunu bile bilmemektedir.

Embriyo gelişimi bir güç savaşı haline gelir!

Embriyo gelişimi bir güç sınavı haline gelir. Bu da primat üreme sisteminin bir diğer özelliğini bize gösterir: menstrüasyon yani adet döngüsü. Bu döngüye sahip olmamızın sebebi, hayatta kalmaya çabalayan bir embriyodan kurtulmanın kolay bir iş olmamasıdır. Endometriyumdaki hücreler annenin kan akışından kısmen izoledirler ve bu da onun dolaşın sistemini henüz kabul etmeye başlamadığı plasentanın işgalinden korur. Ancak bunun anlamı, annenin kendi hormonal işaretlerini rahme iletmekte zorlanmasıdır. Bu yüzden embriyo ile devam eden savaştan dolayı endometriyal dokunun bozulması riskini almak yerine anne ne yapar? Her yumurtlama döngüsünden sonra tüm endometriyum atılır. Böylece en agresif embriyo bile rahat etmeden önce bir anlaşmaya ermek zorundadır. Sağlıklı bir embriyodan genel devamlı, aktif bir hormonal sinyal olmazsa, tüm sistem kendini yok eder. Hamileliklerin %30’u bu şekilde son bulur.

Fetüse gıda iletimi annenin kontrolünde değildir!

Annenin hormonal sinyalleri rahme iletmekte zorlandığından bahsetmiştim. Esasında embriyo yerleştiği anda, annenin dokularına tam erişim kazanır. Bu asimetrinin iki anlamı vardır. İlk olarak anne artık fetüse verdiği gıda kaynağı üzerinde kontrol sahibi değildir, bunu yapabilmesi için kendi besin desteğini azaltması gerekir. Bu sınırsız erişim genç primatlarda gördüğümüz ileri beyin gelişiminin sebebi olabilir mi? Hayret verici şekilde, işgalin yoğunluğunun beyin gelişimi ile bir ilişkisi görünmüyor. En büyük beyinli büyük maymunlarda, annenin damarları diğer primatlara göre daha derin ve daha fazla işgal edilirler. En büyük beyinli primatlar olan insanlarda ise plasental hücreler annenin kan akışını diğer büyük maymunlardan daha da erken işgal ederler ve gelişiminin erken dönemlerinde fetüs inanılmaz bir oksijen ve besin kaynağına kavuşur. Bu evrimin küçük ironilerinden birisi olabilir: büyük beyinlerimiz tarafından bize sağlanan bilişsel ve sosyal yetenekler olmasaydı, çoğumuz agresif üreme döngümüzün etkisinden dolayı ölürdük. Her iki özellik de paralel şekilde nasıl gelişti bilmiyoruz. Çünkü rahmin fosili nadiren kalır ve bu nedenle plasentanın evriminin detaylarına sahip değiliz.

Fetüsün annenin besinlerine doğrudan erişim sahibi olmasının ikinci büyük sonucu ise fetüsün kendi hormonlarını annenin kan akışına verebilmesidir ve böylece onu manipüle etmeyi başarır. Anne buna kendi manipülasyonu ile tepki verir. Ancak güçlü bir dengesizlik vardır: fetüs kendi ürünlerini annenin kanına serbestçe enjekte etse de, anne fetüsün dolaşımı üzerinde böyle bir erişime sahip değildir. Anne plasenta hücreleri tarafından engellenmiştir ve onun tepkileri kendi bedenindeki hormonları savunmada kalacak şekilde yönetmeyle sınırlanmıştır.

Fetüs, annenin tüm vücut fonksiyonlarında etki sahibidir!

Hamilelik devam ettikçe, fetüsün hormon üretimi artar ve annenin kan şekeri ile tansiyonunu arttırması hedeflenmiş sinyaller gönderir ve böylece kendi kaynakları artar. Fetüs özellikle annenin beyninin birincil stres hormonu olan kortizol salgılamasını tetikleyen hormonunu üretmeyi arttırır. Kortizol onun bağışıklık sistemini bastırır, fetüse saldırmasını engeller. Daha da önemlisi, onun tansiyonunu arttırır ve böylece plasentaya daha fazla kan pompalanır, bunun sonucunda fetüs daha fazla besin elde eder.

Anne bu fetal manipülasyona karşı sessiz kalmaz. Esasında kan şekeri düzeylerini önden düşürür. Ayrıca fetal hormonal bağlanan bir protein üretir ve onu etkisiz hale getirir. Fetüs bu nedenle üretimi arttırır. Sekiz aylık olunduğunda fetüs, günlük protein alımının %25’ini anneye bu hormonal mesajları göndermek için harcar. Peki anne nasıl tepki verir? O da kendi hormonal üretimini arttırır, embriyonun hormonlarını kendi hormonları ile karşılar ve tansiyon ile şekeri düşürür. Bu manipülasyon ve karşılıklı etkileşime karşın çoğu zaman fetüs doğru miktarda kan ve şeker alır, böylece doğum zamanına kadar yeterince yağ kazanır ve sağlıklı olur. Bu Haig’in anne ve baba genomları arasındaki halat oyununun canlı bir örneğidir. Her iki taraf da asıldığı sürece kimse zarar görmez.

Genomik baskı, pek çok hastalığın sebebidir!

Peki bir şeyler yanlış giderse ne olur? 2000 yılından beri İnsan Genomu Projesi pek çok veri sağladı ve bunların büyük kısmı hala bizim tarafımızdan anlaşılır değil. Ancak genomik baskının işaretlerine bakarak bile araştırmacılar hamilelik ve çocuklukta ortaya çıkan pek çok hastalığın genetik sebeplerini belirleyebildiler. Genomik baskı ve onun ardındaki anne-bebek savaşının gebelik diyabetinden, Prader-Willi sendromundan, Angelman sendromundan ve çocukluk obezitesi ile bazı kanserlerden sorumlu olduğu belirtiliyor. Araştırmacılar şizofreni, bipolar bozukluk ve otizm gibi yıkıcı psikiyatrik rahatsızlıkların altında da bunun olduğundan şüphe ediyorlar. 2000 yılında Ian Morison ve meslektaşları, 40 damgalanmış genden oluşan bir veritabanı oluşturdu. 2005 yılında rakam iki katına çıktı ve 2010’da tekrar iki katına çıktı. Genetik mekanizmaların tanımlanması tek başına bu karmaşık hastalıklara karşı bir tedavi sunmuyor ancak tedavi için hayati bir adımı oluşturuyorlar.

Preeklampsi, hala gizemini koruyor!

Preeklampsinin, yani hamilelikteki en gizemli hastalıklardan birisinin, evrimsel, genetik ve tıbbi görüşlerin hepsinin aynı şeye işaret ettiği iyi bir örnek olduğu ortaya çıktı. 20 yıldan daha önce, Haig bunun anne ve fetüs arasındaki iletişim bozukluğunun sonucu olduğunu söylemişti. 1998 yılında Jenny Graves bu fikri geliştirdi ve sebebinin anneden alınan bir genin damgalanmasındaki bir hatadan kaynaklanabileceğini belirtti. Fakat son senelerde bu sürecin nasıl oluştuğu ancak ortaya çıktı.

Şimdi fetüsün annenin kan akışına doğru tünel kazdığını hayal edin. Diğer her şey sabitken, hamileliğin erken dönemlerinde damarların genişlemesi annenin tansiyonunun düşmesine sebep olabilir. Fetal hormonlar ise annenin tansiyonunu yükselterek bu etkiyi tersine çevirirler.

Erken hamilelik döneminde annenin damarlarının genişlemesinde bir kaç hormon etkilidir. Eğer bu kimyasallar dengeden çıkarlarsa, damarların büyümesi başarısız olur ve fetüs oksijene erişemez. Bu olursa, fetüs bazen daha aşırı önlemler alır. Annenin damarlarına hasar veren toksinler salgılar ve tansiyonu yükseltir. Bu da inme haricinde böbrek ve karaciğer hasarına sebep olabilir ki bunlar preeklampsi belirtileridir.

2009 yılında araştırmacılar anneden alınan H19 geninin bu hastalıkla yüksek derecede bağlantılı olduğunu gösterdiler. Aynı Jenny Graves’in öngördüğü gibi. H19’un plasentanın erken dönemdeki gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Anneden alınan bazı diğer genlerdeki değişimler ve babadan gelen genlerin de bu süreçte etkin olabileceklerinden şüpheleniliyor. Hala keşfedilmesi gereken çok şey var ancak bu hikaye evrim teorisi ile birlikte insan gelişiminin karmaşık yapısına dair bir fikir edinmemize yardımcı oluyor.

Dev beyinlerimiz ve travmatik gebeliğin yakın bağlantısı var gibi görünüyor. En azından her ikisi de insanlığın sıra dışı özellikleri arasında. Hamileliğin tehlikelerini azaltmak istiyorsak bunu yapmanın tek yolu devam etmek ve daha fazla bilgi elde etmek.

Paylaş:
Siz Yorumlayın Doktorumuz Cevaplasın
Benzer Yazılar